Yaklaşık 2 yıldır Ekonomi Servisi’nin YouTube kanalında ‘Fabrika Turu’ isimli bir program yapıyorum. Her bölümü oldukça ilgi çekiyor ve yüzbinlerce izleyiciye ulaşıyor. Fabrika Turu’nu ilginç kılan çok aşina olduğumuz ya da hakkında az bilgi sahibi olduğumuz ürünlerin nasıl üretildiğini bizzat fabrikadan adım adım anlatması. Hem de bizzat o fabrikanın sahipleri ya da yöneticileri tarafından...
Fabrika Turu çekimlerinde makinelerin, üretim hatlarının, ürün bantlarının, depoların hatta paletlerin önünden öylesine geçemezsiniz. Hepsinin bir hikayesi vardır. Her seferinde aynı duyguya kapılırım. Yöneticilerin o hattın, o makinenin hikayesini aktarırkenki mutluluğu bir başkadır. Hele yeni devreye giren bir yatırımın sevinci, gururu… Üretim artacak, satışlar çoğalacak, yeni işçiler yeni hikayeler yazılacaktır.
Peki ya tersi olduğunda…
Bir fabrikanın üretimi azaldığında, bir hat durduğunda mesele yalnızca daha az mal satılması değildir.
Önce fazla mesailer azalabilir. Ardından yeni işçi alımı ertelenir. Makine yatırımı beklemeye alınır. Tedarikçiye verilen sipariş küçülür. Fabrikanın çevresindeki nakliyeci, lokanta, esnaf da bu yavaşlamadan payını alır.
Bu yüzden sanayiden gelen verileri yalnızca sanayicinin meselesi olarak okuyamayız. Fabrikanın hesabı bozulduğunda, bir süre sonra çalışanın da mahallenin de hesabı bozulur.
İSO verilerinden gelen sinyal
İstanbul Sanayi Odası’nın 2 Kasım’da açıkladığı ekim raporu, bu açıdan üzerinde durmayı hak ediyor.
Türkiye İmalat PMI, eylüldeki 47,9’dan 47,3’e geriledi. İmalat sektöründe faaliyet koşullarındaki zayıflama 31’inci ayına ulaştı.
Burada küçük ama önemli bir ayrım yapalım. PMI, üretimin yüzde kaç arttığını veya azaldığını gösteren bir endeks değil. Firmaların bir önceki aya göre faaliyetlerindeki değişimi ölçen bir anket göstergesi. 50’nin altındaki değerler kötüleşmeye işaret ediyor. Dolayısıyla bu rakamdan sanayinin toplam üretiminin 31 ay boyunca kesintisiz düştüğü sonucu çıkarılamaz.
Ama verilen mesajı da hafife alamayız.
İki buçuk yılı aşan bir zayıflama eğiliminden söz ediyoruz.
Üstelik mesele birkaç sektörle sınırlı görünmüyor. Rapora göre takip edilen 10 sektörün yalnızca birinde üretim arttı. O sektör de giyim ve deri ürünleri oldu.
Yeni siparişler zayıflıyor. Yeni ihracat siparişlerinde de ivme kaybı sürüyor. Buna karşılık girdi maliyetleri ve satış fiyatları yükselmeye devam ediyor. İstihdamdaki gerileme ise sürmekle birlikte hazirandan bu yana en ılımlı düzeyinde.
Sanayicinin önündeki düğüm tam da burada: Sipariş azalırken maliyet artıyor.
Normal şartlarda talebin zayıflaması, fiyatlar üzerindeki baskıyı hafifletmeli. Ancak üreticinin kendi faturası yükselmeye devam ediyorsa, müşterinin azlığı tek başına fiyat indirmeye yetmiyor.
Bir işletme düşünün.
Daha az üretim yapıyor ama kirası aynı. Makinesinin bakımını yaptırmak zorunda. Çalışanının ücretini ödüyor. Üretim azaldıkça bu giderler daha az ürünün üzerine dağılıyor. Böylece birim başına maliyet yükseliyor.
Önünde iki zor seçenek beliriyor. Fiyat artırırsa müşteri kaybetme riski var. Artıramazsa kazancından vazgeçecek. Bu durum uzarsa işletme sermayesini tüketmeye başlayabilir.
Elbette her şirketin borcu, pazarı, verimliliği farklı. Aynı güçlük karşısında biri ihracata yönelir, diğeri ürününü değiştirir, bir başkası yatırımını erteler.
Ancak uzun süren zayıflamanın ortak bir riski var: Şirketlerin bugünü kurtarmak için yarına ayırdığı kaynağı tüketmesi.
REKABET GÜCÜNDEN TASARRUF!
Yeni makine alınmadığında bunun etkisini ertesi sabah görmeyebilirsiniz. Çalışana eğitim verilmediğinde üretim hemen durmaz. Yeni ürün geliştirme bütçesi kısıldığında bilanço o gün biraz rahatlayabilir.
Fakat bunların her biri gelecekteki rekabet gücünden yapılan tasarruftur.
Enflasyonla mücadeleyi konuşurken bu hesabı da masada tutmalıyız.
Fiyat istikrarı, sanayicinin de ihtiyacı. Önünü göremeyen, maliyetini hesaplayamayan, satış fiyatının ne kadar süre geçerli kalacağını bilemeyen üreticinin sağlıklı yatırım yapması zor.
Öte yandan talebi sınırlayan politikaların üretim kapasitesi üzerindeki etkisini izlemek de ekonomi yönetiminin sorumluluğu.
Enflasyonu düşürürken üretim kabiliyetini koruyacak bir dengeye ihtiyacımız var.
Bunun yolu her sıkışan şirkete koşulsuz kaynak aktarmaktan geçmiyor. Verimli üretimi, teknolojik yenilenmeyi, enerji tasarrufunu ve katma değerli ihracatı destekleyen seçici araçlar gerekiyor. Desteğin hangi sonucu ürettiğinin de takip edilmesi şart.
Finansmana erişim kadar öngörülebilirlik de önemli. Sanayici yatırım hesabını yaparken hangi kurala, hangi maliyete ve hangi takvime güveneceğini bilmeli.
Çalışanı da bu hesabın dışında bırakamayız.
Ücret, işletme açısından maliyet kalemi. Aynı ücret, çalışan açısından geçim kaynağı ve ekonomi açısından talep. Çözümü yalnızca ücretleri baskılamakta aramak, üreticinin müşterisini de zayıflatabilir.
Önümüzdeki aylarda endeksin birkaç puan yükselmesini elbette önemseyeceğiz. Ancak kalıcı iyileşmeyi sipariş defterlerinde, yatırımlarda ve istihdamda aramalıyız.
Çünkü bir fabrikada makineyi yeniden çalıştırmak mümkün.
Kaybedilen ustayı, dağılan tedarik ağını ve vazgeçilen yatırımı geri getirmek ise çok daha zor.





