Sefer LEVENT / EKONOMİ NOTLARI

Türkiye’nin dört bir yanında iş dünyası sandık başında. Ticaret ve sanayi odalarında seçim heyecanı yaşanıyor. Listeler hazırlanıyor, toplantılar düzenleniyor, telefonlar susmuyor. Kendi şirketlerinde dakikalarının hesabını yapan iş insanları, bu yarış için ciddi zaman ve emek harcıyor. Önce meslek komitelerinde yarış, ardından üyeler oy versin diye vaat savaşı… Öyle garip haberler, iddialar geliyor ki insan inanmakta zorlanıyor. Üstelik başkanlık koltuğuna oturanlar kolay kolay kalkmıyor, kalkanlar ise elini çekmemek için veliaht tayin etmek için yapmadığını bırakmıyor. Tabii ki tüm başkanları aynı kefeye koymak, tümünün bu şekilde davrandığını söylememiz çok yanlış olur. Ama yine de yaşananlara bakıp bu çılgın savaşın nedenini sorgulamamızda fayda var:

Oda başkanlığı neden bu kadar önemli?

Elbette yaşadığı şehre katkıda bulunmak, sektörünün sorunlarını çözmek, iş dünyasına hizmet etmek isteyenler var. Üstelik bu görevler sorumluluk da taşıyor. Kendi işinizle uğraşırken yüzlerce farklı talebi dinlemek, ortak bir yol bulmak kolay değil.

Ancak yarışın neden bu kadar çekişmeli olduğunu anlamak için başkanlık koltuğunun sağladığı temsil gücüne de bakmak gerekiyor.

DAHA BÜYÜK HİSSETMEK

Bir iş insanı olarak vergi yükünden, kredi faizinden veya ithalat baskısından şikâyet edebilirsiniz. Söyledikleriniz şirketinizin görüşü olarak değerlendirilir.

Oda başkanı olduğunuzda ise sözünüzün ağırlığı değişir.

Artık kendi işletmenizin sınırlarını aşan bir topluluğu temsil edersiniz. Küçük bir kentte yerel ekonominin, büyük bir şehirde yüz binlerce işletmenin sözcüsü haline gelebilirsiniz.

Bazı odaların üye sayısı milyona yaklaşıyor. Bu büyüklükte bir topluluğun adına konuşmanın ağırlığını düşünsenize…

Üstelik odalar, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları. Kanunun kapsamına giren işletmeler açısından üyelik zorunluluğu bulunuyor. Dolayısıyla başkanlığın arkasında hukuki temeli olan, süreklilik taşıyan bir temsil yapısı var.

Bakanla, bürokratla, belediye başkanıyla görüşürken masaya bu temsil gücüyle oturuyorsunuz.

Bu erişim, üyelerin ortak sorunlarının çözümü için kullanıldığında başkanlığın en değerli tarafı.

KİMİN SORUNU ÖNE ÇIKACAK?

İş dünyası dediğimiz yapı, çıkarları her zaman aynı yönde olan tek bir topluluk değil.

İthalatçı daha kolay ithalat isteyebilir. Aynı ürünü Türkiye’de üreten sanayici ise koruma talep edebilir. Bir sektör düşük girdi fiyatı ararken o girdiyi üreten sektör daha yüksek fiyatla ayakta kalmaya çalışabilir.

Odanın önünde bütün bu talepler vardır.

Hangisi daha yüksek sesle dile getirilecek? Ankara’ya hangi dosya götürülecek? Hangi mesele için kamuoyu oluşturulacak?

Başkanlığın etkisi biraz da burada ortaya çıkar.

Oda seçimleri, iş dünyasının hangi önceliklerle temsil edileceğinin de seçimidir.

Bu yüzden bir meslek komitesindeki birkaç sandalye, dışarıdan bakıldığında anlaşılmayacak kadar önemli hale gelebilir.

Üyeler doğrudan başkanı seçmiyor. Önce komiteler ve meclis oluşuyor, ardından meclis yönetim kurulu başkanını seçiyor. Başkanlığa giden yol, sektörlerde kazanılan destekten geçiyor.

SADECE BİNADAN İBARET DEĞİL

Odaları belge alınan, aidat ödenen binalardan ibaret görürsek bu yarışı anlamakta zorlanırız.

Bazılarının etki alanı fuar merkezlerine, teknoparklara, eğitim kurumlarına, sanayi ve lojistik projelerine kadar uzanıyor.

Bu yapıların her birinin ayrı yönetimi ve hukuki düzeni var. Yine de ortaya çıkan tablo açık: Oda yönetiminde bulunmak, bir şehrin ekonomik geleceğini ilgilendiren projelerde söz sahibi olma imkânı sağlayabiliyor.

Başkanlık aynı zamanda geniş bir ilişki ağı, sürekli görünürlük ve kişisel itibar kazandırabilecek bir görev.

Bunların değerini yalnızca aylık bir ödeme üzerinden hesaplayamazsınız.

PEKİ YA ŞEFFAFLIK

Burada önemli bir ayrım yapalım.

Oda başkanı bütün kararları tek başına almıyor. Bütçeyi yönetim kurulu hazırlıyor, meclis onaylıyor. Personel kararları yönetim kurulunun, önemli taşınmaz ve ortaklık kararları meclisin yetkileri arasında.

Fakat yetkinin paylaşılması, şeffaflık ihtiyacını ortadan kaldırmıyor.

Üye, ödediği aidatın nereye harcandığını kolayca görebilmeli.

İştiraklerde kimlerin görev aldığını, bu görevler için ödeme yapılıp yapılmadığını öğrenebilmeli.

Seyahatlerin, temsil harcamalarının ve büyük projelerin sonuçlarını takip edebilmeli.

Yönetici veya bağlantılı şirketlerle bir işlem varsa hangi kurallarla yürütüldüğünü anlayabilmeli.

Bunları sormak kimseyi suçlamak değildir. Kuruma ve seçilmiş yönetime duyulan güveni güçlendirmenin yoludur.

Başkanlığa talip olanlara projelerini soralım. Ama bir soru daha yöneltelim:

Dört yılın sonunda başarınızı hangi somut sonuçlarla ölçeceğiz?

Üyenin işi kolaylaşmış mı? Yeni pazarlara ulaşılmış mı? Eğitim verilen insanlar istihdama katılmış mı? Harcanan kaynak karşılığında ne elde edilmiş?

Oda başkanlığının neden bu kadar istendiğini anlamak için açtığı kapılara bakmak gerekiyor.

Başarılı bir başkanlığı ölçebilmek için asıl o kapılardan kaç üyenin geçebildiğini, kaçının derdini anlatabildiğini, kaçının derdinin çözülebildiğini bilmemizde fayda var…