EKONOMİ NOTLARI | Sefer LEVENT

Geçtiğimiz günlerde yanına uğradığım esnaf bir büyüğümüz sitemle söylendi:

“Enflasyon düşüyormuş. Hiç inanmıyorum. Benim market fişim küçülmüyor, kiram hafiflemiyor, borçlarım aynen sürüyor, hatta artıyor. Madem enflasyon düşüyor, ben neden rahatlayamıyorum?”

Bu soruyu yalnızca enflasyonun tanımını anlatarak cevaplayamayız. Çünkü mesele, fiyatların hangi hızla arttığı kadar gelirin o fiyatlara yetişip yetişemediği.

Ekonomi yönetimi yıllık enflasyondaki gerilemeyi anlatıyor. Vatandaş ise kasada ödediğine, ev sahibinin istediğine, çocuğunun okul masrafına bakıyor. Biri fiyat artışının hızını ölçüyor, diğeri maaşının kaç gün yettiğini.

Aradaki fark, ekonomik olduğu kadar siyasi ve toplumsal bir mesele. Çünkü istatistikteki iyileşme sofraya yansımadığında, güven de zayıflıyor.

AMERİKA’DA DA AYNI SORU

Washington Post’un 24 Ekim tarihli incelemesi, ABD’de seçmenin yüksek fiyatlara tepkisini ele alıyor. Hayat pahalılığı ara seçim gündemini şekillendiriyor.

Elbette Türkiye ile ABD’nin enflasyon düzeyleri, gelirleri ve ekonomik koşulları farklı. Üstelik ABD’de enflasyon son aylarda yeniden hızlanıyor. Ancak dikkat çekici olan, oradaki şikâyetin de büyük ölçüde aylık rakamlardan değil, yıllar içinde biriken pahalılıktan beslenmesi. İnsanlar bugünkü etiketi yalnızca geçen ayla karşılaştırmıyor. Aynı parayla daha fazlasını alabildikleri dönemi de hatırlıyor.

Ekonomistlerin karşısında yıllık değişim oranı var. Tüketicinin hafızasında ise eski alışveriş sepeti.

BİN LİRALIK SEPETİN HİKÂYESİ

Basit, tamamen varsayımsal bir hesap yapalım.

Bin liralık bir market sepeti, bir yılda yüzde 50 pahalanarak 1.500 liraya çıkmış olsun. Ertesi yıl enflasyon yüzde 20’ye gerilesin.

Sepetin bedeli ne olur?

1.800 lira.

Enflasyon 30 puan düşmüştür ama sepet iki yılda yüzde 80 pahalanmıştır. İkinci yıl da ucuzlama yaşanmamış, yalnızca zamların hızı yavaşlamıştır.

Dezenflasyonun anlamı budur. Merkez Bankası da kavramı fiyat artış hızının azalması olarak tanımlıyor.

Türkiye’nin son verisinde bu iki durum birlikte görülüyor. Eylülde yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73’e geriledi ve Kasım 2021’den bu yana ilk kez yüzde 30’un altına indi. Aynı ay fiyatlar bir önceki aya göre yüzde 1,84 arttı. Bu aylık hız bir yıl boyunca sürse, yıllık enflasyon yüzde 24,5 civarında olur. Yani yıllık oran düşüyor, ama fiyatlar hâlâ hızla yükselmeyi sürdürüyor.

Dolayısıyla vatandaşın “Ben ucuzlama görmüyorum” demesiyle enflasyonun gerilediğinin açıklanması arasında kendiliğinden bir çelişki yok.

Ama burada durursak hikâyenin yarısını anlatmış oluruz.

KAYBEDİLEN ALIM GÜCÜ

Asıl mesele, geçmişte açılan farkın nasıl kapanacağı.

Bir çalışanın geliri kendi harcamalarından daha yavaş artmışsa, enflasyonun düşmesi o kaybı otomatik olarak telafi etmez. Bundan sonraki kaybı yavaşlatabilir. Ancak önceki yıllarda vazgeçtiği ihtiyaçlarını yeniden karşılayabilmesi için satın alma gücünün yükselmesi gerekir.

Asgari ücret bunun en somut örneği. Ocakta yüzde 27 artırılan asgari ücrete temmuzda ara zam yapılmadı. Ocak-eylül döneminde fiyatlar ise toplamda yüzde 24’ün üzerinde arttı. Yılbaşında verilen reel kazancın büyük bölümü daha dokuz ayda eridi. Yılın kalanında bu fark da kapanacak gibi görünüyor.

Eskiden ayda iki kez dışarıda yemek yiyen aile artık bir kez yiyebiliyorsa, zamların yavaşlaması onu hemen eski düzenine döndürmez. Tatilden vazgeçmişse, diş tedavisini ertelemişse, çocuğunun kursunu bırakmışsa rahatlamayı bunlara yeniden bütçe ayırabildiğinde hisseder.

Bu nedenle enflasyondaki düşüş ile refahtaki iyileşme aynı takvimde ilerlemeyebilir.

İstatistikte başlayan düzelmenin eve ulaşması zaman alabilir. O sürenin nasıl yönetildiği de en az düşüşün kendisi kadar önemlidir. Aralıkta başlayacak asgari ücret görüşmeleri, bu açıdan ilk büyük sınav olacak.

HER EVİN HESABI FARKLI

Bir de herkesin harcama sepeti aynı değil.

Kirada oturanla kendi evinde yaşayanın, çocuğu okula başlayanla eğitim gideri bulunmayanın bütçesi farklı. Geçen ay İstanbul’da yıllık perakende enflasyonu yüzde 33,55 olarak ölçüldü. Türkiye ortalamasının yaklaşık 4 puan üzerinde. Kira ve eğitim gibi kalemlerin ağırlığı arttıkça, hanenin yaşadığı enflasyon ortalamadan hızla uzaklaşabiliyor.

Ortalama enflasyon ekonominin genelini izlemek için gereklidir. Fakat tek başına her ailenin yaşadığı sıkışmayı anlatamaz.

Bu yüzden vatandaşın deneyimini yalnızca “hissedilen enflasyon” diyerek açıklayıp geçmek de eksik kalır. Bazen hissedilen şey, bütçedeki somut açıktır.

RAHATLAMA NASIL GELECEK?

Peki çözüm bütün fiyatların eski seviyesine dönmesini beklemek mi?

Bazı ürünlerde rekabet, verimlilik veya maliyet düşüşü sayesinde ucuzlama olabilir. Bunun önü açılmalı. Ancak hanelerin rahatlamasını yalnızca geçmişteki etiketlerin geri gelmesine bağlayamayız.

Kalıcı çözüm, fiyat artışlarını kontrol altına alırken gelirlerin satın alma gücünü sürdürülebilir biçimde yükseltmekten geçiyor. Bunun için üretkenliğin artması, rekabetin işlemesi ve temel ihtiyaçların daha erişilebilir hale gelmesi gerekiyor.

Konut arzı, gıdanın üretimden sofraya maliyeti, ulaşım ve enerji giderleri de bu mücadelenin parçası.

Enflasyonun düşmesi önemli bir kazanım. Fakat bu kazanımı anlatırken vatandaşın geçmiş kayıplarını ve bugünkü geçim sıkıntısını da hesaba katmak gerekiyor.

Çünkü vatandaşın başarı ölçüsü gayet açık:

Maaşını aldığında borçlarını kapatabiliyor mu? Marketten ihtiyacını eksiltmeden çıkabiliyor mu? Ay sonunda bir miktar para ayırabiliyor mu?

Enflasyon tablosundaki iyileşme hane bütçesinde de karşılık bulduğunda rahatlama başlar. Aksi halde enflasyonun düştüğünü ne kadar anlatırsanız anlatın, halkı ikna etmek gerçekten zor.